Foruma girişte hatalı şifre uyarısı ya da başkaca sorun yaşayan üyelerimiz bu bağlantıdan destek talebinde bulunabilirler.

O. V. TÜRKİYE, KÖTÜ MUAMELE VE AYRIMCILIK YASAĞI

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29453
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

O. V. TÜRKİYE, KÖTÜ MUAMELE VE AYRIMCILIK YASAĞI

Mesaj gönderen Admin »

AİHM
O. V. TÜRKİYE

İlgili Kavramlar

KÖTÜ MUAMELE VE AYRIMCILIK YASAĞI
YAŞAM VE KİŞİ GÜVENLİĞİ VE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

İçtihat Metni

O. v. TÜRKİYE

(Yaşam ve Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü Hakları ile Kötü Muamele ve Ayrımcılık Yasağı İhlali İddiaları)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1. Daire Kararı

Başkan: F.Tulkens, Üyeler: N. Vajic, S. Botoucharova, A. Kovler, V. Zagrebelsky,
K. Hajiyev ve F. Gölcüklü

Başvuru No: 28497/95
Karar Tarihi: 15 Temmuz 2004

Bu dava, başvuru sahibinin oğlunun 21 Mart 1995 günü kaybolması ve 26 Mart 1995 günü İstanbul Beykoz'da ölü olarak bulunmasıyla ilgilidir. Başvuru sahibi oğlunun İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polisler tarafından ya da onların işbirliğiyle öldürüldüğü iddiasındadır.
Başvuru sahibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. (14. maddeyle birlikte), 3. ve 5 § 3. Maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.

Mahkeme ise oybirliğiyle;

1- Başvuru sahibinin, oğlunun güvenlik güçleri tarafından veya onların işbirliğiyle öldürüldüğü iddiasıyla ilgili olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;
2- Başvuru sahibinin oğlunun ölümüyle ilgili olarak ulusal makamlar tarafından yapılan soruşturma çerçevesinde Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3- Sözleşmenin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;
4- Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
5-
a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak, gereken tüm vergileri ödemek şartıyla, manevi tazminat olarak 25 000 Euro ödemesine;
b- 3 aylık sürenin bitiminden itibaren bu ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin, %3 oranında artırılarak uygulanmasına karar vermiştir.


KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR

1- İrfan Bilgin v. Türkiye, başvuru no. 25659/94, CEDH 2001-VIII
2- Çakıcı v. Türkiye, [GC], başvuru no. 23657/94, CEDH 1999-IV
3- Yaşa v. Türkiye, 2 Eylül 1998, 1998-VI
4- McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, seri A no 324
5- Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998, 1998-I
6- Ergi v. Türkiye, 28 Temmuz 1998, Recueil 1998-IV
7- Hugh Jordan v. Birleşik Krallık, başvuru no. 24746/94, CEDH 2001-III
8- Sabuktekin v. Türkiye, başvuru no. 27243/95, CEDH 2002-II
9- Velikova v. Bulgaristan, başvuru no. 41488/98, CEDH 2000-VI

PROSEDÜR

1. Bu davanın kaynağında Türk vatandaşı olan E. O. isimli kişinin Türkiye Cumhuriyetine karşı yaptığı başvuru (başvuru no: 28497/95) bulunmaktadır.
3. Başvuru sahibi, oğlunun güvenlik güçleri tarafından yargısız infaz edildiğini ileri sürmekte ve bu şikayetini ceza mahkemelerine yapma imkanı olmadığını iddia etmektedir. Başvuru sahibi Sözleşmenin 2. (14. Maddeyle birlikte), 3. ve 5 § 3 maddelerine dayanmaktadır.

OLAYLAR

I- DAVAYA YOL AÇAN OLAYLAR
8. Başvuru sahibi 1942 doğumlu olup İstanbul'da ikamet etmektedir. Mart 1995'te yaşamını yitiren H.O.'nun annesidir.
9. Başvuru sahibine göre oğlu 21 Mart'ta kaybolmuştur. Vefat eden kişinin kız kardeşlerinden A.O., 25 Mart 1995 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına başvurarak kardeşinin nerede olduğunu, gözaltına alınıp alınmadığını sormuştur. Savcı aynı gün A.O.'yu arayarak kardeşinin isminin gözaltına alınanlar listesinde yer almadığını bildirmiştir.
10. Başvuru sahibi İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şubesine birçok defalar giderek oğlunun nerede olduğunu sormuştur.
11. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şubesinde 23-28 Mart 1995 tarihleri arasında gözaltına alınan iki kişi, başvuru sahibinin oğlunu orada gördüklerini belirtmişlerdir. Diğer iki kişi de başvuru sahibinin oğlunun isminin, parmak izi alınan kişilerin isminin bulunduğu listede yer aldığını belirtmişlerdir.
12. Başvuru sahibi 28 Mart 1995 tarihinde Küçükçekmece Savcılığına oğlunun gözaltına alınmasından sorumlu olan kişiler hakkında şikayette bulunmuştur.
13. Küçükçekmece Savcılığı 18 Mayıs 1995 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve dosyayı Beykoz Savcılığına göndermiştir.
14. Başvuru sahibi ve ailenin diğer fertleri 2 Nisan 1995 tarihinde İstanbul Savcılığına, H. O.'nun gözaltına alınmasından sorumlu olan kişiler, yani İstanbul Emniyet Müdürü, Terörle Mücadele Şube Müdürü ve Terörle Mücadele Şubesindeki " TIM-3 " de görevli polisler aleyhinde şikayette bulunmuşlardır.
15. İnsan Hakları Vakfı İstanbul temsilcisi, 3 Nisan 1995 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına başvuruda bulunmuştur. Temsilci Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde H.O.'nun gözaltına alındığı yönünde şahitlik yapan iki kişinin de ismini özellikle vermiştir.
16. Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı 4 Nisan 1995 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve dosyayı İstanbul Savcılığına göndermiştir.
17. Başvuru sahibi İstanbul Valiliğine, İnsan Haklarından sorumlu Devlet Bakanlığına, Adalet Bakanlığına oğlunun akıbetini ve nerede olduğunu öğrenmek için başvurularda bulunmuştur.
18. Başvuru sahibinin diğer oğlu, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından çekilen bir fotoğraftan kardeşini 15 Mayıs 1995 tarihinde tanımıştır.
19. Başvuru sahibi, H.O.'nun cesedinin 26 Mart 1995 tarihinde İstanbul Beykoz'da bulunduğundan haberdar edilmiştir. Bu konuyla ilgili tutanak, jandarma tarafından girişilen araştırmaların hiçbir delil bulmaya yetmediğini belirtmektedir. Cesedin pozisyonu ve yakın çevresine ilişkin bir kroki tutanağa eklenmiştir. Cesedi bulan kişilerin ifadeleri alınmıştır. Aynı gün Beykoz Cumhuriyet Savcısı bir doktorla olay yerine gitmiştir. Savcı cesette morluklar oluştuğundan cesedin tanınmasının imkansız olduğunu belirtmiştir. Diğer yandan 4 doktor cesedin otopsisini yapmışlardır. Bu doktorlar da yüzdeki morlukları teyit etmişler ve H.O.'nun boğularak öldürüldüğü sonucuna varmışlardır. Bu doktorlar raporlarını 20 Nisan 1995 tarihinde yazmışlardır.
20. Başvuru sahibinin ve ailenin diğer üyelerinin avukatı 17 Mayıs 1995 tarihinde Fatih Savcılığına dilekçe vererek, H.O.'nun Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alındığını gören kişilerin ifadelerinin alınmasını istemiştir.
21. Başvuru sahibi ve ailenin diğer üyeleri 18 ve 22 Mayıs 1995 tarihinde Fatih Savcılığına dilekçe vererek, H.O.'nun ölümünden sorumlu olan kişiler hakkında şikayetçi olmuşlardır.
22. Başvuru sahibi Beykoz Cumhuriyet Savcılığı nezdinde, Beykoz Jandarma Birliği aleyhine suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuru sahibi, oğlunun cesedinin 26 Mart 1995 tarihinde bulunmasına rağmen yetkili makamların, 17 Mayıs 1995 tarihinden önce cesedin tanınması için parmak izini almadıklarını belirtmiştir. Başvuru sahibi, oğlunun parmak izinin daha önceki göz altılarda alındığını ve bu parmak izinin Emniyet Müdürlüğünün arşivlerinde bulunduğunu belirtmiştir.
23. Jandarma tarafından hazırlanan bir fiş, kimliği belirlenemeyen cesedin parmak izinin 26 Mart 1995 tarihinde alındığını belirtmiştir.
24. Cumhuriyet Savcısı 12 Eylül 1995 tarihinde, başvuru sahibi tarafından 24 Temmuz 1995 tarihinde açılan ceza davasıyla ilgili olarak takipsizlik kararı vermiştir.
25. Başvuru sahibi bu takipsizlik kararına karşı 10 Ekim 1995 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi önünde itiraz etmiştir. İtirazı 8 Kasım 1995 tarihinde reddedilmiştir.
26. Bu arada başvuru sahibi, Fatih Cumhuriyet Savcılığı nezdinde 26 Temmuz 1995 tarihinde Emniyet Müdürlüğünün parmak izi alma ve kimlik belirleme bölümü sorumluları hakkında şikayetçi olmuştur. Başvuru sahibi bu şikayetinde 24 Temmuz 1995 tarihindeki iddialarını tekrarlamıştır. Cumhuriyet Savcısı 1 Kasım 1995 tarihinde bu konuda takipsizlik kararı vermiştir.
27. Başvuru sahibi Adalet Bakanlığına başvuruda bulunmuş, Fatih ve Beykoz Cumhuriyet Savcılarına karşı suç duyurusunda bulunmuştur. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü 11 Kasım 1995 tarihinde başvuru sahibinin bu başvurusunu reddetmiştir.
28. Başvuru sahibi oğlunun ölümüyle ilgili gazete kupürlerini toplamıştır.

A- Mahkemenin önündeki deliller

29. (…)

B- Sözlü ifadeler
33. 12-16 Nisan 1999 ve 2 Haziran 1999 tarihlerinde Komisyonun üç delegesi Ankara'da aşağıda ismi belirtilen kişilerin ifadelerini almıştır.

1- E.O., başvuru sahibi

34- (…).

2- B.O., H.O.'nun babası

38- (…).

3- M.O., H.O.'nun kızkardeşi

44- (…).

4- A.O., H.O.'nun kızkardeşi

46- (…).

5- Hü.O., H.O.'nun erkek kardeşi

50- (…).

6- Bilgi Camekan

56- (…)

7- Asiye Baş

59- (…).

8- Hasan Polat

61- (…).

9- Suna Yaşar

62- (…).

10- Hüseyin Erkan

66- (…).

11- Mehmet Koçum

70- (…).

12- Zekai Özbek

76- (…).

13- Sedat Çakar

80- (…).

14- Ali Demir

84- (…).

15- Özcan Özel

86- (…).

16- Hasan Pelit

88- (…).

17- Reşat Altay

90- (…).

18- Bayram Kartal

95- (…).

19- Algan Hacaloğlu

97- (…).

20- Hasan Çankaya

102- (…).

II- TARAFLARCA MAHKEMEYE SUNULAN BELGELER

A- Ulusal düzeyde yapılan soruşturmaya ilişkin belgeler
105. Hükümet, jandarma, idari soruşturmayı yapan kişiler ve yetkili savcılar tarafından yapılan soruşturma dosyasındaki belgeleri Mahkemeye sunmuştur.

B- Susurluk Raporu

106. (…).

III- İÇ HUKUKTAKİ DURUM VE UYGULAMA
108. Türk Ceza Kanunu, istek dışı ölüme sebebiyet (md. 452 ve 459), ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet (md. 455), taammüden adam öldürme (md. 448) durumlarına ilişkin hükümler içermektedir.
109. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 151 ila 153. maddeleri, adam öldürme ve benzeri suçları oluşturmaya müsait ve yetkili makamların bilgisine ulaşan olgularla ilgili önsoruşturmaya ilişkin olarak yetkili makamlara düşen sorumluluklar konusunu düzenlemektedir. Dolayısıyla her türlü suç, hem yetkili makamlara veya güvenlik güçlerine hem de savcılara şikayet edilebilir. Bu şikayete ilişkin bildirim yazılı olabilir veya sözlü olabilir. Ancak sözlü olması durumunda ilgili makamın bir tutanak düzenlemesi gerekir (md. 151).
110. Şayet bir ölümün doğal karakterini şüpheye düşüren ipuçları varsa, bu konuda bilgilendirilen güvenlik güçleri bu konuyu Cumhuriyet Savcısına veya Ceza Mahkemesi yargıcına iletmekle yükümlüdürler (md. 152).
111. Bir suçun işlenmesinden şüphelenilen bir durumdan haberdar edilen Cumhuriyet Savcısı, ne şekilde bilgilendirilirse bilgilendirilsin, kamu davası açmaya gerek olup olmadığına karar vermek için olayları soruşturmakla yükümlüdür (md. 153).

HUKUKİ BOYUT

I- MAHKEME TARAFINDAN DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

112. Sözleşmenin hükümleri açısından, başvuru sahibinin iddialarını incelemeden önce Mahkeme, öncelikle delillerin değerlendirilmesinin yerinde olacağı görüşündedir.
113. Başvuru sahibinin şikayetlerinin ulusal mahkemeler tarafından tespit edilmemesi durumunda Mahkeme, varacağı sonuçları Komisyon delegeleri önünde yapılan sözlü ifadelere ve dava süresince yazılı olarak Mahkemeye sunulan belgelere dayandıracaktır. Mahkeme bu noktada, bu belgelerin değerlendirilmesinde " makul olan tüm kuşkuların ötesinde " delil ilkesini kabul etmektedir, ancak Mahkemeye göre böylesi bir delil, bir grup ipucunun bir araya gelmesinden veya inkar edilemeyen, yeterince ağır, net ve uyumlu karinelerden oluşabilir; ayrıca delillerin araştırılması esnasında tarafların tutumu da bu bağlamda hesaba katılır (bu konudaki bir çok karardan bkz, İrfan Bilgin v. Türkiye, başvuru no 25659/94, pr. 122, CEDH 2001-VIII). Delillerin değerlendirilmesi konusunda Mahkeme ikincil bir role sahiptir ve bir davanın özel koşulları gerektirmedikçe hiçbir zaman olayları değerlendirmekle görevli bir mahkemenin rolünü üstlenemez.

H.O.'nun tutuklandığı iddiasıyla ilgili olarak
114. Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarının genel olarak inandırıcılığını (kredibilitesini) incelemiş ve bu iddiaların daha ziyade H.O.'yu Emniyet Müdürlüğünde gözaltında gören kişilerin ifadelerine dayandığını tespit etmiştir. Bununla birlikte bu ifadeler başka hiçbir delille açık biçimde desteklenmemiştir. Dahası bu ifadeler birbiriyle farklıdır, hatta bazı noktalarda birbiriyle çelişmektedir (bkz, 56-58. ve 62-65. paragraflar).
115. H.O.'nun aile fertlerinin ifadeleriyle ilgili olarak, Mahkeme bu ifadelerin bir takım karinelere dayandığını ve başvuru sahibinin iddialarıyla ilgili olarak hiçbir netlik içermediğini not eder.
116. Ayrıca Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde İnsan Haklarından sorumlu Devlet Bakanının ifadelerinin, bu davada güvenlik güçlerinin sorumluluğunu doğrudan doğurmadığını ortaya koyar (bkz, pr. 97-101).
117. Bu noktadan hareketle, makul olan tüm şüphelerin ötesinde, dava dosyasındaki unsurlar, Mahkemeye, H.O.'nun, olayların meydana geldiği dönemde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde tutuklandığı sonucuna varmasına izin vermez.

II- SÖZLEŞMENİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI

118. Başvuru sahibi, oğlunun ölümünden devletin sorumlu olduğunu iddia etmektedir ve Sözleşmenin aşağıda metni verilen 2. maddesini ileri sürmektedir:

"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a)Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için. "

A- Tarafların tezleri

1- Başvuru sahibinin tezleri
119. Başvuru sahibi oğlunun güvenlik güçleri tarafından ya da onların işbirliğiyle öldürüldüğünü iddia etmektedir.
120. Başvuru sahibi, yetkili makamların desteğiyle ya da onların bilgisi dahilinde bazı illegal eylemlerin işlendiği iddialarını güçlendirecek Susurluk raporunu ileri sürmektedir. Başvuru sahibine göre bu rapor, her ne kadar uyuşmazlık konusu ihlallerden sorumlu kişilerin kimliklerini ortaya çıkarmaya izin vermese de çok ciddi itiraflar içermekte ve üstlenilmeyen suikastların "faili meçhuller" başlığı altında tasnif edilmesi, bunların güvenlik güçleri tarafından düzenlendiğini ortaya koymaktadır. Bu da bu davada doğrudan geçerli olacak bir husustur. Başvuru sahibi, savcıların güvenlik güçlerine karşı etkin bir şekilde soruşturma yapmaya pek meyilli olmadıklarını göstermek için, şüpheli ölümlerle ilgili yürütülen ve Sözleşme organları tarafından da tespit edilen soruşturmalar çerçevesindeki eksiklikler üzerine dayanmaktadır. Bu unsurlar geneli itibariyle değerlendirildiğinde güvenlik güçlerinin, onların kontrolünde ya da onların rızasıyla hareket edenlerin cezasız kaldıklarını ortaya çıkarmaktadır, bu da başvuru sahibine göre hukukun üstünlüğü ilkesiyle çelişmektedir.
121. Başvuru sahibi, Komisyon delegasyonu tarafından şahitlerin dinlenmesinin, makul olan tüm kuşkuların ötesinde, güvenlik güçlerinin oğlunun öldürülmesi olayına karıştıklarına ilişkin olarak yeterince unsur ortaya koyduğunu ileri sürmektedir.

2- Hükümetin tezleri
122. Türk Hükümeti, başvuru sahibinin iddialarının bir temelden yoksun olduğunu ve oğlunun öldürülmesinin nasıl güvenlik güçlerine isnat edilebileceğine ilişkin herhangi bir unsur içermediğini savunmaktadır.

B- Mahkemenin değerlendirmesi
1- Başvuru sahibinin oğlunun öldürülmesiyle ilgili olarak
123. Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesinin, Sözleşmenin en temel maddeleri arasında yer aldığını ve bu maddenin 3. maddeyle birlikte düşünüldüğünde, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini düzenlediğini hatırlatır (bu konudaki birçok karardan bkz, Çakıcı v. Türkiye kararı, başvuru no 23657/94, § 86, CEDH 1999-IV). Dahası Mahkemenin, 2. madde tarafından sağlanan korumanın önemini kabul ederek yaşam hakkıyla ilgili şikayetleri oldukça büyük bir dikkatle inceleyerek bir görüşe varması gerekir.
124. Mahkeme, H.O.'nun, olayların meydana geldiği dönemde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde tutuklandığı sonucuna varamadığını hatırlatır (114-117. paragraflar).
125. Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarının somut ve denetlenebilir olgulara dayanmadığını ve nihai bir biçimde hiçbir şahidin ifadesi ya da başka bir delil tarafından desteklenmediğini ortaya koyar.
126. Dahası Mahkeme Yaşa v. Türkiye (2 Eylül 1998 tarihli karar, Recueil, 1998-VI, ss. 2437-2438, § 95-96) kararında özel bir olaya devlet görevlilerinin karışmasıyla ilgili olarak, Susurluk kararına dayanılamayacağı yönünde karar verdiğini hatırlatır. Mahkeme, Başbakan'ın talebi üzerine hazırlanan ve Başbakan tarafından kamuoyuna duyurulan bu raporun, terörle mücadele üzerine bilgi sağlama, terörle mücadeleye ilişkin sorunların genel bir analizi ve bu sorunları önleme ve araştırma gibi konularda ciddi bir girişim olarak değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir. Bu davayla ilgili olarak Mahkeme söz konusu raporun, başvuru sahibinin oğlunun katilinin ya da katillerinin kimliklerini belirlemeye yönelik unsurlar içermediğini not eder.
127. Bu şartlarda Mahkemenin değerlendirmesine göre, başvuru sahibinin oğlunun güvenlik güçleri tarafından ya da onların işbirliğiyle öldürüldüğü biçimindeki bir sonuç, güvenilir ipuçlarından daha ziyade hipotez ve spekülasyon alanına girmektedir. Mahkeme sahip olduğu delillerin böyle bir sonucu güçlendirecek ipuçları sağlamadığı görüşündedir.
128. Dolayısıyla Mahkeme, dava dosyasındaki unsurların makul olan tüm kuşkuların ötesinde, başvuru sahibinin oğlunun güvenlik güçleri tarafından ya da onların yardımıyla öldürüldüğü biçimindeki bir sonuca varmaya izin vermediği görüşündedir.
129. Dolayısıyla bu bağlamda Sözleşmenin 2. maddesinin maddi anlamda herhangi bir ihlali söz konusu değildir.

2- Yürütülen araştırmaların karakteri üzerine
130. Mahkeme, Sözleşmenin 1. maddesi uyarınca, "yargı yetkisi kapsamındaki tüm kişilere Sözleşmede tanımlanan hak ve özgürlükleri tanıma" biçiminde devlete düşen genel yükümlülükle birlikte düşünüldüğünde, Sözleşmenin 2. maddesinin öngördüğü yaşama hakkının korunması yükümlülüğünün, güce başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması durumunda etkin bir soruşturma biçiminin yapılmasını gerektirdiğini hatırlatır (bkz, mutatis mutandis, McCann ve diğerleri v. İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, seri A, no 324, s. 49, § 161; Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-I, s. 329, § 105).
131. Mahkeme yukarıda belirtilen yükümlülüğün, ölüme sadece bir devlet görevlisinin neden olduğu durumlar için geçerli olmadığının altını çizer. Yetkili makamların ölüm olayından yalnızca haberdar edilmiş olmaları, ipso facto 2. maddeden kaynaklanan ve bu ölümün gerçekleşme şartları üzerine etkin bir soruşturma yapmaları yükümlülüğünü doğurur (bkz, mutatis mutandis, Ergi v. Türkiye, 28 Temmuz 1998 tarihli karar, Recueil 1998-IV, s. 1778, § 82; yukarıda geçen Yaşa kararı, s. 2438, § 100 ve Hugh Jordan v. Birleşik Krallık, başvuru no 24746/94, § 107-109, CEDH, 2001-III ve Sabuktekin v. Türkiye, başvuru no 27243/95, § 98, CEDH 2002-II).
132. Dahası Mahkeme, soruşturmanın minimum etkinliği kriterini yerine getiren incelemenin ölçüsünün ve tabiatının, davanın şartlarına bağlı olduğu görüşündedir. Bunlar, sağlam olguların tamamı temelinde ve soruşturma çalışmasının pratik gerçeklikleri gözönünde bulundurularak değerlendirilir. Meydana gelebilecek değişik tipteki birçok durumu, basit bir soruşturma işlemleri listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek mümkün değildir (bkz, mutatis mutandis, Velikova v. Bulgaristan, başvuru no 41488/98, § 80, CEDH 2000-VI).
133. Başvuru sahibinin oğlunun gözaltına alınması iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme dosyadaki unsurlardan, idari ve adli makamların, başvuru sahibinin şikayetlerinden haberdar olur olmaz hemen konuyla ilgili araştırma yapmaya başladıklarının ortaya çıktığını belirtir. Araştırmaları çerçevesinde soruşturmayı yapan kişi Emniyet Müdürlüğü binalarına gitmiş, kayıtları incelemiş ve 19 tanığı dinlemiştir. Öte yandan H.O.'nun yakınları ve başvuru sahibi tarafından dilekçede ismi zikredilen kişilerin Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadeleri alınmıştır (bkz, 29-32. paragraflar).
134. Başvuru sahibinin öldürülmesine ilişkin soruşturmayla ilgili olarak dosyadaki unsurlardan, 26 Mart 1995 tarihinde cesedin bulunmasından sonra jandarmanın olay yeri incelemesi yaptığı ancak hiçbir delil bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Jandarma cesedin parmak izini almış, cesedin pozisyonuyla ve yakın çevresiyle ilgili bir kroki çıkarmıştır. Cesedi bulan kişilerin ifadeleri alınmıştır.
135. Bununla birlikte Mahkeme, soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Savcısı Mehmet Koçum'un parmak izlerinin karşılaştırılması suretiyle cesedin teşhisi için gerekli adımları hızlı biçimde atmadığını ve parmak izlerine ilişkin ulusal bir merkezin varlığıyla ilgili olarak net bilgiler veremediğini ifade eder. Savcı, H.O.'nun kaybolmasının basında önemli bir şekilde yankıları olduğunu ve gazete manşetlerinde yer aldığını kabul etmekte ancak bulunan fakat kimliği tespit edilemeyen cesetle bir bağlantı kuramadığını kabul etmektedir (70-75. paragraflar). Gerekli incelemeleri savcının yürütmesi gerekirken, H.O.'nun cesedi, ailesinin girişimiyle teşhis edilebilmiştir.
136. Mahkeme bu davayla ilgili olarak üç savcının haberdar edildiğini ancak bunlardan hiçbirinin soruşturmanın tamamının sorumluluğunu almadığının altını çizer. Dosyadaki unsurlar soruşturmayı yürütmekle görevli makamlar arasında açık bir işbirliği ve koordinasyon eksikliği olduğunu ortaya koymaktadır, ölünün fotoğrafları kamuoyuna duyurulmamıştır, oysa bu cesedin teşhisini kolaylaştırabilirdi, gene parmak izlerinin karşılaştırılması H.O.'nun yakınlarının girişimiyle yapılabilmiştir (79-83. paragraflar).
137. Mahkeme yukarıdaki tespitler ışığında ve davayla ilgili olarak alınan değişik önlemleri analiz ettikten sonra yetkili makamların, H.O.'nun ölümüyle ilgili olarak yeterli ve etkin bir soruşturma yapmadıkları sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla davalı devletin, 2. madde gereği hayat hakkını koruma yükümlüğü uyarınca zorunlu olduğu usul yükümlülüğünü ihlali söz konusudur.

III- SÖZLEŞMENİN 3. VE 5. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİALARI
138. Mahkeme makul tüm kuşkuların ötesinde bir devlet görevlisinin veya devlet makamları adına hareket eden bir kişinin, başvuru sahibinin oğlunun öldürülmesi ve tutuklanması olayına karıştığının ortaya koyulamadığı sonucuna vardığını hatırlatır (114-117. ve 127-128. paragraflar). Böylece Mahkeme başvuru sahibinin şikayetlerinin fiili temellerden yoksun olduğu görüşündedir.
139. Bu noktadan hareketle Sözleşmenin 3. ve 5. maddelerinin ihlali söz konusu değildir.

IV- SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI
140. Başvuru sahibi, oğlunun siyasi görüşleri nedeniyle yargı dışı bir infazın kurbanı olduğunu ifade etmektedir. Başvuru sahibi bu noktada Sözleşmenin aşağıda metni verilen 14. maddesini ileri sürmektedir:

"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."

141. Mahkeme, başvuru sahibi tarafından şikayetini kanıtlamak için sunulan belgelerin, oğlunun siyasi görüşleri nedeniyle bilinçli olarak seçilmiş bir kurban olduğu ve sırf bunun için öldürüldüğü şeklindeki iddiasını ispatlamadığını ortaya koyar.
142. Dolayısıyla bu noktada Sözleşmenin ihlali söz konusu değildir.

V- SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

143. Sözleşmenin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette zarar gören tarafın tazminine hükmeder."

A- Zarar

144. Başvuru sahibi maddi tazminat talep etmemektedir. Manevi tazminat olarak da konuyu Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.

145. Mahkeme, sadece yetkili makamların, başvuru sahibinin oğlunun öldürülmesiyle ilgili olarak etkin bir soruşturma yapmamaları nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin kendilerine yüklemiş olduğu usul yükümlülüğünü ihlal ettiklerini, kendisinin de sadece bu noktada bir ihlali saptadığını belirtir. Dolayısıyla Mahkeme hakkaniyete uygun olarak başvuru sahibine 25 000 euro tazminat verilmesini takdir eder.

B- Masraf ve harcamalar

146. Başvuru sahibi masraf ve harcama olarak talebini rakamsal olarak belirtmemiştir.
147. Mahkeme, elindeki belgeleri ve konuyla ilgili içtihadını hesaba katarak bu konuda bir rakam takdir etmemektedir.

C- Gecikme faizi

148. Mahkeme, gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan orandaki faizin %3 oranında artırılarak uygulanması üzerine oturtulmasının uygun olacağına hükmeder.

TÜM BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE

1- Başvuru sahibinin, oğlunun güvenlik güçleri tarafından veya onların işbirliğiyle öldürüldüğü iddiasıyla ilgili olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;
2- Başvuru sahibinin oğlunun ölümüyle ilgili olarak ulusal makamlar tarafından yapılan soruşturma çerçevesinde Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3- Sözleşmenin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;
4- Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
5-
a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak, gereken tüm vergileri ödemek şartıyla, manevi tazminat olarak 25 000 Euro ödemesine;
b- 3 aylık sürenin bitiminden itibaren bu ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin, %3 oranında artırılarak uygulanmasına karar vermiştir.

YORUM

Yukarıda özet tercümesi yapılan O. v. Türkiye kararı, faili meçhul cinayetler olarak adlandırılan ve güneydoğu davalarından sonra Türkiye'nin başını en çok ağrıtacak türden davalardan biridir.

Çok kısa özetlemek gerekirse başvuru sahibinin oğlu 21 Mart 1995 günü İstanbul Küçükçekmece'de ortadan kaybolmuş, cesedi 26 Mart 1995 günü İstanbul Beykoz'da bulunmuştur. Başvuru sahibi ve ailesi 25 Mart 1995 günü İstanbul Devlet Savcılığına yapılan ihbarla hukuk mücadelesini başlatmış, net karar ancak 15 Temmuz 2004 günü elde edilebilmiştir. Dolayısıyla yaklaşık 10 yıllık bir hukuk mücadelesi söz konusudur.

Başvuru sahibi ve ailesi baştan beri oğlunun ölümünden hep güvenlik güçlerini sorumlu tutmuşlar, hatta tezlerini güvenlik güçleri tarafından ya da onların yardımıyla oğullarının infaz edildiği noktasında oluşturmuşlardır. Dolayısıyla bu ailenin ve öldürülen kişinin daha önce güvenlik güçleri tarafından gözaltı gibi bir takım işlemlere tabi tutuldukları anlaşılmaktadır. Ancak, oğullarının güvenlik güçleri ya da onların yardımıyla öldürüldüğü teziyle ilgili olarak ailenin elinde sözlü ifadelerin dışında somut bir delil bulunmamaktadır. Dahası bu ifadeler birbiriyle tutarsız hatta bazı noktalarda çelişmektedir. Bu nokta Mahkemenin de gözünden kaçmamış, kararın 114. paragrafında bu nokta açıkça yer almıştır.

Bu noktada her ne kadar karar metninde tercümesi yapılmamış olsa da Hüseyin Erkan isimli kişinin ifadesi oldukça ilginçtir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonundan üç kişilik bir heyet tarafından ifadesi alınan Hüseyin Erkan, o dönemde Kırklareli cezaevinde TKP-ML üyesi olmaktan hükümlü olup cezasını çekmektedir. Erkan'ın ifadesine göre H.O.'nun öldürülmesi örgüt içi bir hesaplaşmanın sonucu gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu noktadan bakıldığında olayın güvenlik güçleriyle yakından uzaktan bir alakası olmadığı, olayın örgüt içi bir hesaplaşmadan kaynaklandığı aslında gayet açıktır.

AİHM önündeki dava sürecinde söz konusu kişinin güvenlik güçleri ya da onların aracılığıyla öldürülmüş olabileceği tezi ispatlanamamıştır. Bu durumda geriye bu şüpheli ölümle ilgili olarak yetkili makamların etkin ve yeterli bir soruşturma yapıp yapmadıkları konusu kalmaktadır ki bu nokta oldukça ilginçtir.

Bu noktada genel kural bozulmamış, adli ve idari yapıdaki bir takım aksaklıklar Türkiye'yi bu davada 25 000 Euro gibi bir tazminata mahkum ettirmeye yetmiştir.

Bu aksaklıkların neler olduğu kısaca şöyle özetlenebilir: bu şüpheli ölümden 3 savcıya (İstanbul, Küçükçekmece ve Beykoz) ihbar yapılmışsa da Mahkemenin değerlendirmesine göre bu üç savcıdan hiçbiri olayın soruşturmasını üstlenmemiştir (bkz, kararın 136. paragrafı). Dahası öldürülen kişinin fotoğrafının kamuoyuna ya da belli yerlere konarak bulunmasına çalışılması yapılmamıştır. Tabi son olarak ceset bulunduktan sonra yapılması gereken bir takım işlemlerde görülen aksaklıklardır. Bu noktada özellikle parmak izinin savcı tarafından alınıp karşılaştırma yapılması için gerekli prosedürün başlatılmamış olması, tam tersine bu işlemlerin öldürülen kişinin ailesinin isteği üzerine yapılmış olması AİHM'nin gözünde etkin ve yeterli bir soruşturma yapılmadığı kanısına yol açmıştır (bkz, kararın 135-137. paragrafları). Son derece basit ve Türkiye'ye yakışmayan bu aksaklıklar sonucu Türkiye yukarıda belirtilen miktarda tazminata mahkum olmuştur.

Not: Bu kararların bize ulaşmasında katkıları olan HSYK üyesi Sayın Prof. Dr. Bülent ÇİÇEKLİ ile Polis Akademisinde görevli Sayın Ömer YILMAZ'a (Komiser) teşekkür ederiz.


İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Cevapla