TÜRK CEZA KANUNU İLE İLGİLİ ADALET KOMİSYONU RAPORU • kararara.com


Forum ana sayfa HUKUKİ PAYLAŞIM FORUMLARI Kanun Şerhleri Türk Ceza Kanunu Şerhi TÜRK CEZA KANUNU İLE İLGİLİ ADALET KOMİSYONU RAPORU

TÜRK CEZA KANUNU İLE İLGİLİ ADALET KOMİSYONU RAPORU

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım forumu...

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 26836







ADALET KOMİSYONU RAPORU



I. Bakanlar Kurulu tarafından 14.4.2003 tarihinde kabul edilerek Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü’nün 12.5.2003 tarih ve B.02.0.KKG.0.10/101-540/2092 sayılı yazısı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilen Türk Ceza Kanunu Tasarısı (Kısaca, “Hükûmet Tasarısı” veya “Tasarı” olarak anılacaktır) Komisyonumuza havale edilmiştir. Söz konusu Tasarı, Komisyonumuzun 28.7.2003 tarih ve 29 uncu birleşiminde geneli üzerindeki görüşmelerin tamamlanmasından sonra maddelerin ayrıntılı bir biçimde incelenerek gerekli değişiklik ve düzenlemelerin yapılması amacıyla oluşturulan Alt Komisyona havale edilmiştir.
Oluşturulan Alt Komisyonun başkanlık görevini yürüten Kastamonu Milletvekili Hakkı KÖYLÜ imzasıyla çeşitli üniversitelerin hukuk fakültelerine yazı yazılarak, Tasarı üzerinde yürütülecek olan çalışmalara katılmak üzere ceza hukuku öğretim üyeleri arasından bir temsilci görevlendirilmesi istenmiştir. Bunun üzerine, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. İzzet ÖZGENÇ, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. Adem SÖZÜER ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. Ahmet GÖKCEN Alt Komisyon çalışmalarına katılmak üzere görevlendirilmiştir.
21.10.2003 tarihinde çalışmalarına başlayan Alt Komisyon Üyesi Milletvekilleri, önce Adalet Bakanlığı bünyesinde söz konusu Tasarıyı hazırlayan Komisyona başkanlık eden Ord. Prof. Dr. Sulhi DÖNMEZER ve bu Komisyona üye olarak katılan bazı kişilerle İstanbul’da bir araya gelerek, Tasarı içeriğine ilişkin görüş alış verişinde bulunmuştur.
Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi Üyesi Keskin KAYLAN, Adalet Bakanlığı bünyesinde söz konusu Tasarıyı hazırlayan Komisyon üyesi olarak, Alt Komisyon çalışmalarına düzenli bir şekilde katılmıştır.
Alt Komisyon çalışmalarına, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan SOYASLAN, Adalet Bakanlığı bünyesinde söz konusu Tasarıyı hazırlayan Komisyon üyesi olarak ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri sıfatıyla mesaisi elverdiği ölçüde zaman zaman katılmıştır.
Türkiye Barolar Birliği, Alt Komisyon çalışmalarında sadece başlangıçta temsilci bulundurmuştur.
Adalet Bakanlığı adına Alt Komisyon çalışmalarına Tetkik Hâkimleri Zekeriya YILMAZ ve Yusuf Solmaz BALO, düzenli bir şekilde katılmışlardır.
Bu çalışmalar sürecinde, toplumun çeşitli kesimlerinden kişiler, çeşitli dernek veya vakıf yöneticileri ve özellikle kadın örgütlerinin temsilcileri Tasarının kendi ilgi alanlarına giren hükümlerine ilişkin görüş ve önerilerini yazılı veya sözlü olarak Alt Komisyon üyelerine iletme imkanı bulmuştur.
Alt Komisyonda görev yapan üniversite temsilcisi öğretim üyeleri tarafından, hukuk fakültelerinde görev yapan diğer ceza hukuku öğretim üyeleri ile, başta Yargıtay’da görev yapan çeşitli Ceza Dairesi Üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve tetkik hâkimleri olmak üzere, hâkim, savcı ve avukatlarla görüşülerek, Tasarının çeşitli hükümlerine ilişkin düşünce, kanaat ve önerilerinin Komisyon çalışmalarına yansıması sağlanmıştır.
Alt Komisyon çalışmalarının basına kapalı yürütülmesine rağmen, bu çalışmalarda kabul edilen düzenlemeler, basın ve yayın organları tarafından aktüel bir şekilde kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.
12.5.2004 tarihine kadar devam eden Alt Komisyon çalışmaları sonucunda Hükûmet Tasarısında büyük ölçüde değişiklik yapılarak kabul edilen metin, Yargıtay Ceza Dairelerine ve Cumhuriyet Başsavcılığına, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına, Türkiye’deki bütün hukuk fakültelerine, baro başkanlıklarına, çeşitli sivil toplum örgütlerine, düşünür ve yazarlara gönderilmiş olup; içeriğine ilişkin görüş, düşünce ve önerilerin, en geç 28 Haziran 2004 tarihine kadar Komisyonumuza iletilmesi istenmiştir.
Söz konusu metin, 21-22 Mayıs 2004 tarihlerinde Türkiye Barolar Birliği ile Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinin ortaklaşa düzenlediği bilimsel toplantı ile; 25 Mayıs 2004 tarihinde İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Barosu ile ortaklaşa düzenlediği çalışma toplantısında tartışılmış olup; içeriğine ilişkin olarak her iki toplantıda ileri sürülen eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler, Alt Komisyon çalışmalarını yürüten üye ve akademisyenler tarafından titizlikle takip edilmiştir.
Alt Komisyon tarafından hazırlanan metnin içeriğine ilişkin olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Yargıtay Ceza Daireleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türk Tabipler Birliği, İstanbul Barosu, Ankara Barosu, İzmir Barosu, Diyarbakır Barosu, Malatya Barosu, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Hak-İş Sendikaları Konfederasyonu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile bazı hâkim ve Cumhuriyet savcıları tarafından ileri sürülen eleştiri, görüş, düşünce ve öneriler, 28 Haziran 2004 tarihine kadar Komisyonumuza ulaşmıştır. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığının talebi üzerine Prof. Dr. Erdener YURTCAN tarafından Alt Komisyon metninin içeriğine ilişkin olarak hazırlanan rapor da belirtilen tarihte Komisyonumuza ulaşmıştır.
Komisyonumuz, 30 Haziran 2004 tarihinde toplanarak Türk Ceza Kanunu Tasarı üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bu toplantıyı 1, 2, 5, 6, 7, 8, 13 ve 14 Temmuz 2004 tarihlerinde yapılan toplantılar izlemiştir.
Türk Ceza Kanunu Tasarısına ilişkin Komisyon toplantılarına, Alt Komisyon çalışmalarına katılan kişilerin yanı sıra, Yargıtay’dan Birinci Ceza Dairesi Üyesi Osman ŞİRİN, İkinci Ceza Dairesi Üyesi Doç. Dr. Ali Rıza ÇINAR, Sekizinci Ceza Dairesi Üyesi Kubilay ÖZKAN, Onuncu Ceza Dairesi Tetkik Hâkimi Ali KINACI, Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Doç. Dr. İbrahim ŞAHBAZ, M. Mahir DURAKOĞLU, Ali PARLAR, Tayyar Cem ERALP, Muzaffer KÖSE, Bahattin AZİZAĞAOĞLU, H.Atıf ERTEN, Salih Zeki İSKENDER, M. Bahattin PARMAKSIZ ve E. Ahsen KOÇ, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Selami MAHMUTOĞLU ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri Mahmut ÖZBAY katılmışlardır.

II. Komisyonumuz, Alt Komisyon tarafından hazırlanan metin üzerinden çalışmalarına devam etmiştir. Bu çalışmalarda, söz konusu metnin içeriğine yönelik olarak yapılan bütün eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler dikkate alınmıştır. Alt Komisyon tarafından hazırlanan metnin içeriğinde bu eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler ışığında gerekli değişiklikler yapılarak, Türk Ceza Kanunu Tasarısı toplam 346 madde olarak kabul edilmiştir.
Komisyonumuzun Türk Ceza Kanunu Tasarısına ilişkin bütün çalışmalarındaki redaksiyon görevi, Doç. Dr. İzzet ÖZGENÇ tarafından yürütülmüştür.
Komisyonumuz çalışmalarında Hükûmet Tasarısı üzerinde yapılan değişikliklerde, münhasıran bir ülke ceza kanunu dikkate alınmamıştır. Başka bir deyişle, ortaya çıkan metin, herhangi bir ülke ceza kanunundan iktibas edilmemiştir. Ancak, bu metnin ortaya çıkarılmasında, İspanya ile Rusya Federasyonu arasındaki yelpazede yer alan devletlerin ceza kanunlarının ilgili hükümleri hep göz önünde bulundurulmuştur. Bu bakımdan Komisyon çalışmaları sonucunda ortaya çıkan metin, ceza hukukuna ilişkin Türk doktrin ve uygulamasının bir ürünü niteliğindedir.
Hükûmet Tasarısı üzerinde Komisyonumuz tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda hazırlanan metinlerde, anlaşılır bir Türkçe kullanılmıştır. Madde metinleri, son derece teknik bir dille ifade edilmiştir. Kullanılan kavramlar, farklı anlaşılmaları önleyecek biçimde ve özenle seçilmiştir.
Maddelerin yazımında, uygulama açısından son derece kolaylık sağlayacak bir sistematik benimsenmiştir. Maddeler fıkralara, fıkralar bentlere, bentler ise alt bentlere bölünmüştür. Her fıkranın başına parantez içinde fıkra numarası konmuştur. Bentler harf sırasına göre sıralanmış ve harflerden sonra parantez kapama işaretine yer verilmiştir. Buna karşılık, alt bentler ise, sayıdan sonra nokta konmak suretiyle numaralandırılmıştır.
Tasarıda yer alan her bir madde kapsamında madde başlığı, madde metni ve madde gerekçesine yer verilmiştir. Madde başlığı ve gerekçesi, madde metninin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Bu husus, madde hükümlerinin yorumlanması açısından büyük bir önem taşımaktadır.

III. Suç siyaseti, barış esasına dayalı toplum düzeninin devamı için hukuka aykırı fiillerin hangilerinin suç olarak tanımlanması gerektiğinin belirlenmesinde izlenen yolu göstermektedir. Hukuka aykırı herhangi bir fiile suç niteliğini kazandıran koşullar, izlenen suç siyaseti ile belirlenmektedir.
Suç siyaseti ile güdülen amaca ulaşabilmek için, uyulması gereken ana ilkeler, kusur ilkesi, hukuk devleti ilkesi ve hümanizm ilkesidir.
Kusur ilkesi, ceza yaptırımının, ancak işlediği fiilden dolayı kişinin kınanabilmesi durumunda uygulanabilmesini ifade eder. Bu ilke, bir yandan işlediği fiil dolayısıyla kusurlu olmayan bir kimseye ceza verilemeyeceğini ifade ettiği gibi; diğer yandan faile kusurundan daha ağır bir cezanın uygulanmasını yasaklar. Bu bakımdan, salt netice sorumluluğu, kusur ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
İyi bir suç siyaseti izlenirken göz önünde bulundurulması gereken ikinci ilke, hukuk devleti ilkesidir.
Hukuk devleti ilkesi, hukukun bireylere sağladığı güvenceyi belirtir. Bireylerin özgürlük alanına en derin müdahalelerde bulunan ceza hukukunun kötüye kullanılmasını önleyici önlemlerin yine hukuk düzeni tarafından konulması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, belirlilik ilkesi, kıyas yasağı, geçmişe uygulama yasağı, hukuk devleti ilkesinin gerekleridir.
Devletin hukuka bağlılığının ideal bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için ceza kanunlarının içerik yönünden nasıl düzenlenmesi gerektiğini, hukuk devleti ilkesi belirler. Bu anlamda, ceza kanununun insana saygı esasına dayanması, işkence ve eziyet niteliğini gösteren uygulamaları etkin bir biçimde yasaklaması, insan onuruyla bağdaşmayan cezalar içermemesi, hâkimlerin keyfi ve duygusal biçimde hüküm vermelerine yol açabilecek kavram ve tanımlara yer vermemesi, ceza ve güvenlik tedbirlerinin uygulanmasında fiilin ağırlığı ve failin tehlikeliliğinin göz önünde bulundurulması, hukuk devleti ilkesinin gereği olarak ortaya çıkmaktadır.
Hümanizm ilkesi, suç siyasetinin üçüncü ana ilkesini oluşturmaktadır. Bundan amaç, suç işleyen insanın yeniden sosyalleştirilmesi ve toplumsal sorumluluğa sahip bir birey durumuna getirilmesi hedefinin izlenmesidir.
Türk Ceza Kanunun Tasarısı üzerinde Komisyonumuz tarafından yürütülen çalışmalarda, suç siyasetinin dayandığı bu temel felsefi ilkeler göz önünde bulundurulmuştur.

IV. Bireyin sahip bulunduğu hukukî değerlerle, hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, Tasarı metninde ceza kanununun amacı olarak belirlenmiştir. Böylece kanunun özgürlükçü karakteri vurgulanmıştır. Bireyin bir hukuk toplumunda yaşama hakkının gereği olarak, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi, ceza kanunun temel amaçları arasında sayılmıştır.
Demokratik toplumlarda ceza kanunlarının uygulanması suretiyle kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlemek için, ceza hukukunun temel ilkelerinin anayasalarda belirlenmesi yoluna gidilmektedir.
Anayasamızda da belirlenen bu ilkelere göre; hangi fiillerin suç oluşturduğunun kanunda açık bir şekilde belirlenmesi gerekir. Bu düşüncenin bir sonucu olarak, ancak bir kanuni tanımda belirlenen muayyen fiiller, ceza yaptırımını gerekli kılabilir. Bu bakımdan, belirli bir kanuna yollamada bulunmak suretiyle soyut olarak bu kanuna aykırı davranışların ceza yaptırımına bağlanması, suçta kanunilik ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Suç tanımlarının redaksiyonunda, bu ilkeye bağlı kalmaya büyük bir özen gösterilmiştir. Örneğin, Hükûmet Tasarısında, 765 sayılı Türk Ceza Kanununda olduğu gibi, dolanlı (hileli) ve taksirli iflas suçlarının sadece yaptırımı belirlenmiştir (madde 224). Buna karşılık, hangi fiil ve davranışların bu suçları oluşturacağı konusunda, herhangi bir belirleme yapılmamıştır. Bu konuda, 9.6.1932 tarih ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 310 ve 311 inci maddelerinde yapılan düzenlemelere yollamada bulunulmuştur. Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, ceza hukukunun güvence fonksiyonlarından birini oluşturan belirlilik ilkesinin gereği olarak, hileli ve taksirli iflas suçlarını hangi fiil ve davranışların oluşturduğu açık ve seçik bir şekilde belirlenmiştir.
Hükûmet Tasarısında, sadece “ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” hükmüne yer verilmiştir. Böylece, klasik ceza hukuku anlayışının bir sonucu olan “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” kuralının kapsamı, büyük ölçüde daraltılmış olmaktadır. Komisyon çalışmalarında kabul etilen metinle, söz konusu hükmün, Anayasamızda güvence altına alınan kusura dayalı ceza sorumluluğu ilkesiyle uyumunun sağlanması amaçlanmıştır.
Ceza kanunuyla, çeşitli özel suç tanımlarına yer veren diğer kanunlar arasındaki ilişki, Anayasamızda güvence altına alınan hukuk devleti, adalet ve eşitlik ilkelerine uygun olarak yeniden belirlenmiştir.
Tasarının “Tanımlar” maddesinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Örneğin, “çocuk” deyimi, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümlerine uygun olarak tanımlanmıştır. Keza, kamu görevlisi kavramının benimsenmesiyle, kimlerin “ceza kanunu uygulamasında memur” sayılacağı konusundaki yersiz ve anlamsız tartışmalara, çeşitli kanunlarda yer verilen kazüistik hükümlere son verilmesi amaçlanmıştır.

V. Ceza kanununun yer bakımından uygulama alanı belirlenirken, Türkiye’nin egemenlik alanı içinde işlenen suçlarla ilgili olarak milletlerarası hukuk uygulamasında non bis in idem kuralına geçerlilik tanınmamıştır. Buna karşılık, yurt dışında işlenen suçlar bakımından, bu kurala büyük ölçüde geçerlilik tanınmıştır.
Komisyon çalışmalarında, yabancı ülkede verilmiş mahkûmiyet kararına bağlı hak yoksunlukları bakımından Hükûmet Tasarısından farklı bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemede, yabancı bir mahkeme tarafından hükmedilmiş olan cezaların doğurduğu hak yoksunlukları bakımından ülkemiz hukukunun dikkate alınması kabul edilmiştir.
Suçluların geri verilmesi bakımından, milletlerarası ceza hukuku alanındaki gelişmeler göz önünde bulundurularak, ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır.
Komisyon çalışmalarında yapılan düzenlemeyle, yurt dışında işlenen suçlar bakımından, suçun işlendiği ülke kanununun göz önünde bulundurulması konusunda aranacak koşullar açık bir şekilde belirlenmiştir.

VI. Hükûmet Tasarısından farklı olarak, Komisyon çalışmalarıyla oluşturulan metinde, suçlar arasındaki “cürüm” ve “kabahat” ayırımı kaldırılmıştır. Tasarıda yer alan bazı “kabahat”ler, suç olarak metinde muhafaza edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, bu ayırımın kaldırılmasının sonucunda, ülkemiz açısından idari yaptırımları gerektiren fiillerle ilgili olarak genel bir düzenleme yapılması gereği ortaya çıkmıştır.
Ceza sorumluluğunun şahsîliği kuralı bağlamında, özel hukuk tüzel kişileri hakkında ceza yaptırımının uygulanamayacağı; buna karşılık, güvenlik tedbiri niteliğinde yaptırımlara hükmedilebileceği kabul edilmiştir.
Hükûmet Tasarısında bilinçli taksir kavramına açıkça yer verilmesi karşısında; Komisyon çalışmalarında, olası kast kavramının da kanun metninde tanımlanması gerektiği vurgulanarak, bunun ceza miktarının belirlenmesinde ne ölçüde dikkate alınacağı yönünde düzenleme yapılmıştır.
Tasarının taksire ilişkin düzenlemesinde, bu konudaki teorik gelişmeler de dikkate alınmak suretiyle, değişiklik yapılmıştır. Bu düzenlemede, taksirin kast gibi haksızlığın manevî unsurunu oluşturduğu ve bu kavramların salt bir kusurluluk şekilleri olmadığı düşüncesi hâkim olmuştur. Ayrıca, yapılan düzenlemeyle, normatif bir kavram olan taksire dayalı kusurluluk durumlarında, kusurun matematiksel oranlar olarak ifadesinden vazgeçilmiştir.
Netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar bakımından, objektif sorumluluktan vazgeçilerek, kusura dayalı sorumluluk sistemi benimsenmiştir.

VII. Hükûmet Tasarısının Birinci Kitap, İkinci Kısım, “Hukuka Uygunluk Nedenleri” başlıklı Üçüncü Bölümü altında yer alan hükümlerin bir çoğunun hukukî niteliği doktrinde tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Doktrinde bazı görüşler ve hatta bazı ülke kanunları örneğin zorunluluk hâlini bir hukuka uygunluk nedeni değil, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak kabul etmektedir. Aynı şekilde, yetkili merciin emrini yerine getirilmesinin genellikle bir hukuka uygunluk nedeni olduğu kabul edilirken; bazı görüşler, bu durumda hukuka aykırı ve fakat bağlayıcı emrin bulunduğunu ve dolayısıyla, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olduğunu ileri sürmektedirler. Keza, doktrin ve uygulamamızda “suça etki eden neden” olarak ifade edilen haksız tahrik, esasında kusurluluğu azaltan sebep olarak değerlendirilmek gerekir. Doktrinde ileri sürülen görüşler açısından bağlayıcı olmamak için, bu Bölümde söz konusu edilen nedenlerin sonucu göz önünde bulundurulmak suretiyle bir isimlendirmeye gidilmiştir. Belirtilen nedenlerle, ilgili Bölüm başlığı “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” olarak değiştirilmiştir.
Kusurluluğu etkileyen nedenlerle bağlantılı olarak yapılan bütün düzenlemelerde, normatif bir kavram olan kusurun iki temel unsurunu oluşturan kişinin algılama yeteneği ile davranışlarını yönlendirme yeteneğine vurgu yapılmıştır.
Komisyon çalışmalarında, suça teşebbüs açısından “tam teşebbüs” – “eksik teşebbüs” ayırımı kaldırılmıştır. Keza, hazırlık ve icra hareketi ayırımında, objektif ölçüye itibar edilmiştir. Gönüllü vazgeçme, bu düzenlemeye paralel olarak suça teşebbüs kapsamında yeniden düzenlenmiştir. Buna karşılık, etkin pişmanlık, sadece belirli suçlar bakımından, ilgili suçla bağlantılı olarak cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebep olarak düzenlenmiştir.
Kasten işlenen suçların işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerinin belirlenmesinde, faillik ve şeriklik ayırımına sadık kalınmıştır. Bu ayırımda, objektif ölçütler esas alınmıştır. Buna göre, kişinin suça iştirak dolayısıyla sorumluluk statüsünün belirlenmesinde, suçun işlenişine bulunduğu katkının, gerçekleştirilen suçun icrası üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulacaktır.
İzlenen suç siyasetinin gereği olarak, kusur yeteneği olmayan çocuk veya akıl hastalarının suçun işlenmesinde araç olarak kullanılması ya da azmettirme ilişkisinde azmettirilenin çocuk olması hâllerinde cezada artırım öngörülmüştür. Bu düzenlemede, suçun işlenmesinde kullanılmakla bu kişilerin de mağdur edildiği düşüncesi etken olmuştur.
Birden fazla kişinin iştiraki bir suçun işlenmesini genellikle kolaylaştırmaktadır. Ancak, iştirake ilişkin hükümler, işlenen suça ilişkin kanuni tanımda yer alan fiillerin tamamını gerçekleştirmeyen, ya da bu tanıma uygun bir davranış gerçekleştirmeksizin suçun işlenişine iştirak eden suç ortaklarının sorumluluk statülerini belirlemektedir. Bu bakımdan, bir suçun iştirak hâlinde işlenmesi, iştirak statüleri arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın, o suçtan dolayı kişilere verilecek cezanın artırılması nedeni olarak mütalâa edilemez. Buna rağmen Hükûmet Tasarısında, örneğin hırsızlık (madde 202, 203) ve yağma (madde 207) suçları açısından, bu suçların iştirak hâlinde işlenmesinin daha ağır cezayı gerektirdiği yönünde düzenleme yapılmıştır. Ancak, belirli suçlar bakımından sadece icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâl olarak kabul edilebilir. Bu düşüncelerle, Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, hürriyete karşı bazı suçların yanı sıra, cinsel saldırı ve yağma gibi suçlarda, icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi, bu suçların arzettiği özellikler göz önünde bulundurularak, ilgili suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir.

VIII. Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, “kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır” şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır. Hükmolunan birden fazla aynı veya farklı nitelikteki cezanın ne suretle infaz edileceği sorununun infaz kanununda düzenlenmesi gerektiği düşüncesiyle; Komisyon çalışmalarında, Tasarının “cezaların içtimaı”na ilişkin hükümlerinin metinden çıkarılması uygun görülmüştür.

IX. Yaptırım sisteminde önemli değişiklikler yapılmıştır. Ondokuzuncu yüzyıl ceza hukuku anlayışının kalıntısı olan “aslî ceza” ve “fer'î ceza” ayırımı kaldırılmıştır. Suç olgusu dolayısıyla uygulanabilen yaptırımlar, ceza ve güvenlik tedbiri olarak belirlenmiştir.
Suçlar arasındaki “cürüm” ve “kabahat” ayırımı terk edildiği için, Hükûmet Tasarısında hürriyeti bağlayıcı ceza açısından kabul edilen “hapis” ve “hafif hapis” ayırımı da kaldırılmıştır. Böylece, temel ceza olarak, hapis cezası benimsenmiştir.
Hapis cezası, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve süreli hapis cezası olmak üzere, üçe ayrılmıştır. Bu ayırımda, hapis cezasının infaz sureti esas alınmıştır. Bu sistemde, bir kişinin toplumdan tamamen tasfiyesini öngören bir yaptırım kabul edilmemiştir. Bu cezaların ne suretle infaz edileceğinin infaz kanununda düzenlenmesi öngörülmüştür.
Somut olayda hükmedilen hapis cezasının kısa süreli olması durumunda, etkin ve ülkemiz koşulları bakımından da uygulanabilirliği olan seçenek yaptırımlar öngörülmüştür.
Suç işlemiş olsun veya olmasın, insan kişiliğinin gelişimi, ancak serbest iradeye dayalıdır. Davranışların serbestçe belirlenebilme hürriyeti, insan kişiliğinin gelişiminin olmazsa olmaz koşulunu oluşturmaktadır. Suç işlemiş olan bir insanın dahi kişiliğini geliştirebilmesi için belirli ölçüde davranışlarını yönlendirme hürriyetine sahip olması gerekir.
Suç işleyen kişinin mahkûm olduğu cezanın infaz edilmesiyle güdülen yegane amaç kişiye gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla etkin bir uyarıda bulunmak ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlamaktır. Cezaların infazıyla mahkûm gelecekte sosyal sorumluluğa sahip olarak suçsuz bir yaşantı sürmeye yatkın duruma getirilmelidir. Ancak, bu amaç, bazı suçlular açısından sadece bir cezaya mahkûm olmakla da sağlanmış olabilir. Bu bakımdan, kişinin sadece belli bir cezaya mahkûm olmasıyla cezanın uyarı fonksiyonunu gerçekleşmesi ve failin bu suçtan dolayı etkin pişmanlık duyması durumunda, artık cezaevi ortamına konmaması gerekir. Kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin cezasının infaz kurumunda çektirilmesi bakımından, cezanın özel önleme fonksiyonu daima kuşku ile karşılanmıştır. Bu bakımdan, kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan kişilerin uslandırılmasının, eğitiminin ve resosyalizasyonunun sağlanması için etkin seçenek yaptırımların belirlenmesine büyük bir ihtiyaç bulunmaktadır. Komisyonumuzda yapılan çalışmalar sonucunda belirlenen seçenek yaptırımlar, bu amacı gerçekleştirebilecek niteliktedir.
Komisyonumuz, yaptırım rejimine ilişkin olarak ceza kanununda yer alması gereken hükümlerde, bir suç dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda karara bağlanabilecek hususları, sınır ve ölçü olarak almıştır. Bu bakımdan, Hükûmet Tasarısında yer alan koşullu salıvermeye ve kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz rejimlerine ilişkin hükümler, metinden çıkarılmıştır.
Komisyonumuz, Hükûmet Tasarısından farklı olarak ertelemeyi sadece hapis cezası açısından kabul ederek düzenleme yapmıştır. Bu düzenlemede, erteleme, bir koşullu af olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline getirilmiştir.
Suçlar arasındaki “cürüm” ve “kabahat” ayırımının kaldırılması, para cezası bakımından da “ağır para cezası” ve “hafif para cezası” ayırımının terk edilmesi sonucunu doğurmuştur. Ancak, bunun sebebiyet verebileceği, bir suç karşılığında öngörülen ve mahkeme tarafından hükmedilen para cezası ile idari yaptırım olarak uygulanan para cezası arasındaki kavram karışıklığını önlemek için, ceza hukuku yaptırımı niteliğindeki para cezasının adı, adli para cezası olarak belirlenmiştir. Adli para cezası bakımından gün para cezası sistemi benimsenmiştir. Komisyonumuz çalışmalarında benimsenen sistemde adli para cezası, kural olarak hapis cezasına seçenek yaptırım şeklinde kabul edilmiştir. Ancak, özellikle ekonomik çıkar amaçlı suçlarda suçun işlenmesiyle bir çıkar elde edildiği kesin olarak öngörülmekle birlikte, bunun miktarının belirlenemediği durumlara özgü olarak hapis cezasının yanı sıra adli para cezası da öngörülmüştür.

X. Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, güvenlik tedbirleri, Hükûmet Tasarısından farklı olarak, son derece sade bir şekilde düzenlemeye tabi tutulmuştur. Hükûmet Tasarısında, bir taraftan “fer’i ceza”lara, diğer taraftan da güvenlik tedbirlerine yer verilmiştir. Ancak, öngörülen “fer’i ceza”larla güvenlik tedbirleri arasında kabul edilebilir somut bir ölçüt belirlenmemiştir. Bu düzenleme 765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki erteleme hükümlerinin ortaya çıkardığı sorunların devam etmesine olanak tanıyabilecek nitelikte görüldüğü için; Komisyon çalışmalarında, erteleme kurumunun hukuî yapısında değişiklik yapıldığı gibi, “fer’i ceza” kavramı terk edilmiş ve güvenlik tedbirleri bir sistematik çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.
İşlediği suç nedeniyle hapis cezasına mahkûm edilen kişi, toplumda belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır. Ancak, bu yoksunluk, kural olarak, mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Cezanın infazı, kişinin işlediği suçtan dolayı etkin pişmanlık duymasını, yeniden topluma kazanılmasını gerektirdiğine göre; cezasını çekmiş olan kişi artık toplumla barışmış, suç işlemekle kaybettiği toplumsal güveni geri kazanmış demektir. Bu bakımdan, benimsenen yaptırım sisteminde, belli bir suçu işlemekten dolayı cezaya mahkûmiyetin sonucu olarak ömür boyu devam edecek bir hak yoksunluğu söz konusu değildir.
Bu düzenlemeyle, Yaptırım Teorisinin verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir suçtan mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Hükûmet Tasarısından farklı olarak, bir güvenlik tedbiri niteliğinde kabul edilen müsadere, eşya müsaderesi ve kazanç müsaderesi şeklinde bir ayırıma tabi tutularak düzenlenmiştir. Komisyonumuzda kabul edilen bu düzenlemede, Hukuk Toplumunda suçun bir kazanç elde etme yolu olarak görülmemesi ve suç işlemek suretiyle kazanç elde edilmesinin önüne geçilmesi gerektiği yönündeki düşünce hâkim olmuştur.
Müsadereye ilişkin genel ve kuşatıcı bir düzenleme yapıldıktan sonra; gerek ceza kanununda gerek diğer kanunlarda, çeşitli suç tanımlarıyla bağlantılı olarak özel müsadere hükümlerine yer verilmemelidir. Bu düşüncelerle, Hükûmet Tasarısının rüşvet gibi çeşitli suç tanımlarıyla bağlantılı olarak müsadereyi özel olarak düzenleyen hükümleri metinden çıkarılmıştır.
Hükûmet Tasarısının Birinci Kitabının Beşinci Kısmında “Çocuk ve Küçüklere İlişkin Hükümler”e ve bu düzenlemeler kapsamında, “çocuk” ve “küçük” ayırımına yer verilmiştir. Keza, bu düzenlemelerde, örneğin hapis cezasından ayrı olarak “çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası” öngörülmüştür. Bu Kısımda, Genel Hükümler Kitabında yer alan bazı düzenlemelerle ilgili olarak, örneğin dava veya ceza zamanaşımı, erteleme ve koşullu salıverme bakımından çocuklar ve “küçükler”e özgü ayrı hükümlere yer verilmiştir.
Komisyonumuzda yapılan çalışmalar sonucunda kabul edilen düzenlemelerde, Hükûmet Tasarısının benimsediği bu sistemden vazgeçilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, suç yoluna sürüklenmiş çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin nelerden ibaret olduğu ve bunların ne suretle uygulanacağı hususlarında çocuklarla ilgili kanun içeriğinde düzenleme yapılması uygun görülmüştür.
Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişiler hakkında öngörülen koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirinin bu amaca özgü donanımlı sağlık kuruluşlarında uygulanması kabul edilmiştir. Keza, bu güvenlik tedbiri açısından belli bir süre öngörülmüş değildir. Benimsenen sistemde, koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanmasına, akıl hastasının iyileşmesine kadar değil, toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar devam edilecektir.
Söz konusu tedavi amaçlı güvenlik tedbiri, suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişiler açısından da öngörülmüştür.
Tekerrür, cezanın artırılmasını gerektiren bir neden olarak kabul edilmiş değildir. Tekerrür hâlinde suç işleyen kişi, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu gibi, toplum açısından daha fazla tehlike ifade etmektedir. Bu itibarla, mükerirlerin yanı sıra, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu kişiler açısından, bunlara özgü infaz rejimi ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri öngörülmüştür.
Özel hukuk tüzel kişileri hakkında ceza yaptırımı uygulanması uygun görülmemekle beraber, bu tüzel kişiliklerin faaliyeti çerçevesinde, bunların yararına olarak suç işlenmekte olduğu vakıası karşısında, bunlarla ilgili olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi yönünde düzenleme yapılmıştır.

XI. Hükûmet Tasarısında bir suça ilişkin cezanın belirlenmesinde aynı neden birkaç defa dikkate alınabilecek şekilde düzenleme yapılmıştır. Örneğin temel cezanın belirlenmesinde, başka nedenlerin yanı sıra, “failin geçmişi, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri, kişisel ve sosyal ilişkileri, fiilden sonraki davranışları gibi hususlar” da dikkate alınacaktır (madde 79). Ancak, aynı nedenlerin, “Takdire bağlı hafifletici nedenler” başlıklı 33 üncü madde hükmü çerçevesinde cezanın bireyselleştirilmesi bağlamında da dikkate alınması gerekmektedir. Hâlbuki, kişi hakkında işlediği suç nedeniyle ceza belirlenirken bir neden ancak bir defa dikkate alınabilir.
Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, cezanın belirlenmesine ve bireyselleştirilmesine ilişkin hükümler, bu düşünceler çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemede cezanın belirlenmesinde izlenmesi gereken yöntem, açık ve denetime imkan tanıyacak bir biçimde ortaya konulmuştur. Bu düzenlemeye göre, somut olayda ilgili suç tanımında belirlenen cezanın alt ve üst sınırı arasında ceza tayin edilirken, cezanın belirlenmesine ilişkin madde hükmünde gösterilen ölçütler dikkate alınacaktır. Cezanın belirlenmesine ve bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerle, soyut gerekçeler göstererek cezanın alt veya üst sınırdan belirlenmesi şeklindeki yanlış uygulamanın önüne geçilmek amaçlanmıştır.

XII. Ceza ve güvenlik tedbirlerinin asıl amacı, suç mağdurunun mağduriyetini gidermek değildir. Ancak, izlenen ceza siyasetiyle, suç mağdurunun uğradığı zararların karşılanması mümkün kılınabilmektedir. Bu bakımdan, mağdurun korunması amacıyla, örneğin kısa süreli hapis cezası açısından mağdurun uğradığı zararların karşılanması seçenek yaptırımına yer verildiği gibi, hapis cezasının ertelenebilmesi, mağdurun uğradığı zararların karşılanması koşuluna bağlanabilmektedir.
Aynı şekilde, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda, şikâyetten vazgeçmeden ayrı olarak, uzlaşma müessesesi kabul edilmiştir. Şikâyetten vazgeçme, soyut bir şekilde gerçekleşmektedir. Şikâyetten vazgeçmenin kabulü için, mağdurun uğradığı zararın herhangi bir şekilde karşılanması şart olarak aranmamaktadır. Hâlbuki uzlaşma hâlinde, fail, suçtan zarar gören gerçek kişinin veya özel hukuk tüzel kişisinin maruz kaldığı zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemeyi veya gidermeyi üstlenmektedir. Failin üstlenmiş bulunduğu zararın karşılanması yönündeki edimi eksiksiz bir şekilde yerine getirmesi hâlinde, Cumhuriyet savcısı tarafından kamu davası açılmayacak ya da açılmış olan kamu davasıyla ilgili olarak mahkeme tarafından düşme kararı verilecektir. Böylece uzlaşma, suç mağdurunun uğradığı zararların karşılanmasını mümkün kılınabilmek açısından etkin bir yol olarak öngörülmüştür.
Çeşitli suçlarla bağlantılı olarak kabul edilen etkin pişmanlık hükümleriyle de, suçun işlenmesiyle ortaya çıkan mağduriyetlerin etkilerinin veya ekonomik zararların mümkün olduğunca azaltılması amaçlanmıştır.
Örneğin, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında, izlenen suç siyasetinin gereği olarak, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma fiili suç olarak tanımlanmamıştır. Çünkü, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmakla kişiler aslında kendi sağlıklarını kaybetmektedirler. Bu nedenle, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişiler, tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaklardır. Ancak, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi satın almak veya başka surette elde etmek, suç olma özelliğini muhafaza etmektedir. Uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi kullanan kişinin, bunu kimlerden ve ne suretle elde ettiği yönünde bilgi vermesi ya da hakkında uygulanan tedavinin ve denetimli serbestlik tedbirinin gereklerine uygun davranması durumunda, bu nedenle cezalandırılmayacaktır.
Fuhşa sürüklenen kişinin tedavi veya terapiye tabi tutulması da, suç mağdurunun korunması amacına yönelik bir güvenlik tedbiri olarak düşünülmüştür.
Komisyon çalışmalarında, Hükûmet Tasarısında yer almamakla birlikte, çocukların korunması amacına yönelik başka suç tanımları da kabul edilmiştir.
Örneğin kişinin cinsel dokunulmazlığına karşı suçlar bağlamında, çocukların cinsel istismarı, ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir.
Aynı şekilde çocuklara sağlık için tehlike oluşturabilecek maddelerin verilmesi, suç olarak tanımlanmıştır.
İçerik bakımından müstehcen nitelikte olan ürünlerden çocukların etkin bir şekilde korunmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır.
Ayrıca, toplumsal geleceğimiz açısından son derece tehlikeli bir mahiyet taşıması itibarıyla, çocukların fuhşa sürüklenmesi fiilleri, etkili ceza yaptırımı altına alınmıştır.

XIII. Bazı suçlar bağlamında, bunların Tasarı sistematiğindeki yeri itibarıyla, Genel Gerekçede belirtilenin aksine, bireyin korunması ikinci planda kalmıştır. Örneğin, kişinin cinsel dokunulmazlığına karşı fiiller, Tasarının İkinci Kitabının “Topluma Karşı Suçlar” başlığını taşıyan İkinci Kısmının Altıncı Bölümü altında düzenlenmiştir. Buna karşılık, Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, bu suçlar İkinci Kitabın “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı Birinci Kısmının Sekizinci Bölümünde, içerik ve sistematik bakımından yeniden tanımlanmışlardır. Bu yeni düzenlemede, kişinin vücut dokunulmazlığı ve özellikle cinsel dokunulmazlığı daha etkin bir şekilde koruma altına alınmıştır.
İşkencenin gizli bir himaye görmesini önlemek ve işkenceyi etkin bir şekilde önleyebilmek amacıyla, işkence suçunun ihmali davranışla işlenmesi hâline ilişkin olarak Tasarıya özel bir hüküm konulmuştur. İşkence fiilleri, bunu önlemekle yükümlü olan kamu görevlileri tarafından genellikle müsamaha ile karşılanmakta ve hatta, sarih veya zımni bir şekilde teşvik dahi edilebilmektedir. Bu durumlarda, işkenceyi gerçekleştiren görevlileri cezalandırma imkanı bulunsa bile, işkence yapma hususunda sarih veya zımni bir şekilde teşvikte bulunan amir konumundaki kamu görevlileri, genellikle cezasız kalmaktadır. Bu kişilerin cezasız kalmamasını temin amacıyla Tasarı metnine hüküm konulmuştur.
Ayrıca, işkencenin cezalandırılabilmesi için, bunun mutlaka Türkiye’de gerçekleşmesi, bir Türk vatandaşı tarafından veya bir Türk vatandaşına karşı yapılması da gerekmemektedir. Komisyonumuzda kabul edilen düzenlemelere göre, işkencenin kim tarafından, kime karşı ve nerede yapıldığına bakılmaksızın, failleri Türkiye’de ve Türk kanunlarına istinaden cezalandırılabilecektir.

XIV. Hükûmet Tasarısının Özel Hükümler Kitabındaki bir çok hüküm sistematik bakımdan uygun olmayan yerlerde düzenlenmiş olması dolayısıyla; Bölüm sistematiklerinin yeniden belirlenmesi sırasında bu hükümlerden bir kısmı bulundukları yerden başka Bölüme aktarılmıştır.
Örneğin, Tasarıda genel olarak görevi kötüye kullanma suçu tanımlandığına ve avukat da bir kamu görevlisi olduğuna göre, Tasarının “Avukatlık görevinin kötüye kullanılması” başlıklı 458 inci maddesi hükmü, metinden çıkarılmıştır. :
Keza, hakaret suçu, İkinci Kitap, Birinci Kısım, Sekizinci Bölüm altında düzenlenmiş iken; “memura görevinden dolayı hakaret” suçu, İkinci Kitabın “Millete, Devlete ve Kamusal Barışa Karşı Suçlar” başlıklı Üçüncü Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenmiştir. Farklı kısım ve bölümlerde düzenlenen bu hükümler birleştirilerek, uygulamada çıkan bir çok sorunu giderebilecek bir şekilde aynı bölüm altında düzenlenmişlerdir.
Yürürlükteki 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yansıması olarak Hükûmet Tasarısında yer alan pek çok hüküm, aslında kazüistik bir mahiyet taşıdığı için, metinden çıkarılmış veya birleştirilerek tek hüküm hâline getirilmiştir.
Örneğin, Tasarının “Can ve malı koruma” başlıklı 231 inci maddesi, Genel Hükümler Kitabında yer alan meşru savunma ve zorunluluk hâline ilişkin hükümler karşısında, gereksiz görülerek, metinden çıkarılmıştır.
Keza, rüşvet suçuna ilişkin olarak Tasarının 403, 404, 405 ve 406 ncı maddeleri hükümleri birleştirilerek, Suç Teorisinin verilerine uygun olarak ve uygulamayı kolaylaştıracak surette tek bir madde altında düzenlenmiştir. Tasarının kazüistik bir mahiyet arzeden 419, 420, 421, 422 ve 423 üncü maddeleri hükümleri birleştirilerek, tek bir madde altında “Görevi yaptırmamak için direnme” suçu olarak düzenlenmiştir.
Aynı şekilde, Tasarıda yer alan “Genel olarak görevi kötüye kullanma” başlıklı 488, “Görevi ihmal” başlıklı 491 ve “Keyfi muamele” suçunun tanımlandığı 480 inci madde hükümleri birleştirilerek, genel mahiyette ve icrai veya ihmali davranışla işlenebilen görevi kötüye kullanma suçu olarak tek madde altında düzenlenmiştir.

XV. Hükûmet Tasarısına 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan aktarılan pek çok hüküm, Suç Teorisinin verileriyle bağdaşmadığı için, metinden çıkarılmıştır. Örneğin, Suç Teorisine ilişkin pek çok sorunu hareketin “nedensellik değeri”ni göz önünde bulundurarak açıklamaya çalışan ondokuzuncu yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir yansıması olarak Tasarı metnine konulmuş olan “Bilinmeyen veya beklenilmeyen hâller ve nedenler” başlıklı 137 nci madde, metinden çıkarılmıştır. Keza, iştirake ilişkin genel nitelikteki hükümler karşısında, “Failin bilinmemesi” başlıklı 232 ve “Kavga” başlıklı 233 üncü maddeler, gereksiz görülerek metinden çıkarılmıştır.

XVI. Hükûmet Tasarısına 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan yansıyan örneğin hırsızlık, yağma ve dolandırıcılık suçlarıyla ilgili kazüistik mahiyetteki bazı hükümler sadeleştirilmeye çalışılmıştır.

XVII. Komisyonumuz, Hükûmet Tasarısının ihale yolsuzluklarıyla mücadele bakımından içerdiği hükümleri, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki düzenlemeler gibi, yetersiz bularak, bu husustaki suç tanımlarını yeniden düzenleme yoluna gitmiştir. Bu bağlamda, Tasarı metninde ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma olarak iki ayrı suç tanımına yer verilmiştir. Söz konusu suçların hangi fiil ve davranışlarla oluşacağı, ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Ayrıca, bu suçların uygulama alanı, kamu ihale mevzuatına tabi olsun veya olmasın, nitelik bakımından kamusal faaliyette bulunan bütün kurum ve kuruluşların mal veya hizmet alım, satım ve kiralama işlemlerini kapsayacak şekilde geniş tutulmuştur.
Yine, yolsuzlukla etkin bir şekilde mücadele için izlenen suç siyasetinin gereği olarak, kişinin haklı bir işinin gördürülmesi amacıyla kamu görevlisine menfaat temin etmesi, rüşvet verme olarak nitelendirilmemiştir. Buna karşılık, yapılan bu yeni düzenlemede, menfaat sağlayan kamu görevlisinin fiili, somut olayın koşullarına göre, icbar suretiyle irtikap veya genel nitelikte görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacaktır. Böylece, haklı bir işinin gördürülmesi amacıyla kamu görevlisine menfaat sağlayan kişi mağdur olarak telakki edileceği için, bu fiillerin açığa çıkması büyük ölçüde sağlanmış olacaktır.
Ayrıca, rüşvet suçunun uygulama alanı, nitelik bakımından kamusal faaliyette bulunan bütün kurum ve kuruluşların görevlilerini kapsayacak şekilde geniş tutulmuştur.

XVIII. Hükûmet Tasarısının İkinci Kitap, İkinci Kısmındaki “Genel Tehlike Yaratan Suçlar” başlıklı Birinci Bölüm altında yer alan suç tanımlarında, oluşturulan tehlikenin sebebiyet verdiği zararlı ağır neticeler açısından da hükümlere yer verilmişti. Bu durum, 765 sayılı Türk Ceza Kanununda olduğu gibi, söz konusu ağır neticelerden sorumluluk ile zarar suçlarından sorumluluk arasında bir karışıklığa neden olmaktadır. Örneğin yangın çıkarmak, Hükûmet Tasarısının 234 üncü maddesinde bir tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. 240 ıncı maddede ise, yangının ölüme sebebiyet vermesi hâli ile ilgili olarak “on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası” öngörülmüştür. Tasarının sisteminde, meydana gelen bu ağır neticeden sorumluluk için failin kusurlu olması şart olmadığı gibi, bu netice açısından kast veya taksirle hareket etmesi ve hatta, ölen kişi sayısı önemli değildir. Buna karşılık, Tasarının 136 ncı maddesinde, kasten öldürme suçunun örneğin yangın çıkararak işlenmesi hâli ile ilgili olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmüştür.
Komisyon çalışmalarında kabul edilen sistemde ise, belirli tehlikelere neden olmak başlı başına bir suç olarak tanımlandıktan sonra, bu tehlike sonucunda bir zararın meydana gelmesi hâliyle ilgili olarak ayrıca özel hükümlere yer verilmemiştir. Bu durumda, meydana gelen netice açısından, kusura dayalı sorumluluk sisteminin benimsendiği netice sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin hükümler çerçevesinde sorumluluk yoluna gidilmelidir. Ayrıca, bu gibi olaylarda, farklı neviden fikri içtima hükümleri uygulanarak, fail hakkında tek bir suçtan dolayı cezaya hükmedilmek gerekecektir.

XIX. Yürürlükteki 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yansıması olarak Hükûmet Tasarısında yer alan kamu güvenine karşı suçlarda, gerek içerik gerek sistematik bakımdan önemli değişiklikler yapılmıştır. Özellikle belgede sahtecilik suçuyla bağlantılı olarak Tasarıda yer verilen “bu fiillerden dolayı genel veya özel bir zarar meydana geldiğinde” (madde 279) veya “bu fiilden dolayı genel veya özel bir zarar meydana gelebildiğinde” (madde 284) gibi ifadeler, madde metinlerinden çıkarılmıştır. Zira, sahtecilik olgusu gerçekleştikten sonra, bir “genel veya özel zarar”ın meydana gelmesini veya gelmesi ihtimalini aramaya artık gerek yoktur. Aslında bu hükümler sahtecilik suçundan dolayı sorumluluktan kurtulmak için kötüye kullanılmaya müsait bir durum oluşturmaktadır. Keza, sahtecilik olgusu gerçekleştikten sonra, uygulamada ayrıca bunun “iğfal kabiliyetini haiz” veya “aldatma yeteneğine sahip” olup olmadığını araştırmak da, sahtecilik suçundan dolayı sorumluluktan kurtulmak için bir çıkış yolu olarak görülmektedir. Aldatıcılık özelliği, sahteciliğin özünde var olan bir husustur. Aksi takdirde, sahtecilikten söz etmek mümkün değildir.
Resmi belgede sahtecilik suçuyla bağlantılı olarak belgenin asıl, özet veya suret olması bakımından veya bu belgeler arasında, “kimlik belgesi”, “şahadetname”, “beyanname”, “zabıtanın teftiş ve kontrolüne tabi defter”, “iyi hâl veya yoksulluk belgesi”, ya da sağlık raporu olup olmamasına göre ayırım yapılması, toplumda hukuk güvenliğini sarsan keyfi uygulamalara imkan sağlayan bir durum olarak görüldüğü için; bütün bu ayırımlar, Komisyon çalışmaları sonucunda oluşan metinde terkedilmiştir.

XX. Komisyon çalışmalarında, Hükûmet Tasarısında bulunmayan yeni suç tanımlarına yer verilmiştir.
Örneğin, insan üzerinde deney fiilleri ilk defa mevzuatımızda suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımlaması yapılırken, ülkemizde bu konuda kapsamlı bir kanuni düzenlemenin bulunmaması nedeniyle, insan üzerinde bilimsel deney yapılabilmesinin ve tedavi amaçlı denemelerde bulunulabilmesinin şartları ayrıca belirlenmiştir.
Çevrenin kirletilmesi fiilleri, hâlen yürürlükte olan sayılı Çevre Kanununa göre sadece idari yaptırımı gerektirmektedir. Hâlbuki çağdaş ceza kanunlarında, ekolojik dengenin bozulmasına neden olması ve çevrede kalıcı etkiler doğurması bakımından bu fiillerin suç olarak tanımlanması yoluna gidilmiştir. Yakın tarihlerde ülkemizde yaşanan kimyasal veya radyoaktif madde atık ve artıklarıyla dolu varillerin yurt dışından gelen gemilerle sahillerimize bırakılması ve hatta, bu tür maddelerle yüklü gemilerin karasularımızda kendi hâline terk edilmesi olayları, toplum olarak çevre kirliliğine karşı duyarlılığımızın artmasına neden olmuştur. Bu duyarlılığın sonucu olarak, çevrenin kasten veya taksirle kirletilmesi fiilleri, Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda suç olarak tanımlanmıştır. Hatta, Komisyonumuzca kabul edilen ceza kanununun yer bakımından uygulama alanına ilişkin hükümlere göre; çevrenin kasten kirletilmesi suçunun kim tarafından ve nerede işlendiğine bakılmaksızın, failleri Türk kanunlarına göre cezalandırılmak üzere Türkiye’de yargılanabilecektir. Bu düzenlemelerin yapılmasında, çevre kirliliğine neden olan fiillerin Türkiye’nin egemenlik alanı dışında işlenmesine rağmen, hava sirkülasyonları veya denizlerdeki akıntılarla kirliliğin ülkemize de sirayet etmesi ve özellikle, Türkiye’ye komşu ülkelerdeki eskimiş teknolojilerle çalışan ve çevre kirliliğini önlemeye yönelik yeterli teknik donanıma sahip bulunmayan atom enerji santrallerinin hâlen faaliyette bulunması, büyük ölçüde etkili olmuştur.
Ülkemizdeki plansız şehirleşmenin ve kamu arazilerinin işgalinin önüne geçebilmek amacıyla, “yapı ruhsatiyesi” olmaksızın veya ruhsata aykırı olarak inşaat faaliyetinde bulunulması, bu inşaatlara veya “yapı kullanma izni” alınmamış binalara elektrik, su, telefon veya gaz bağlantısı yapılması suç olarak tanımlanmıştır.
Komisyon çalışmalarında, diğer kanunlarda düzenlenen çeşitli suçlar, uygulamada karşılaşılan sorunları giderebilecek şekilde ve Suç Teorisinin verilerine uygun olarak yeniden tanımlanarak Tasarı metnine dahil edilmiştir.
Hâlen yürürlükte bulunan Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunda organ ve doku ticareti açısından öngörülen ceza hükümlerinin yetersiz olması karşısında, bu konuda daha etkin bir ceza hukuku koruması sağlamak amacıyla, Tasarı metnine yeni hükümler konulmuştur.
Keza, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması amacına yönelik fiiller de Tasarı kapsamında yeni bir suç olarak tanımlanmıştır. Belirtilmelidir ki, hâlen yürürlükte bulunan “Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair” Kanunun “karapara aklama” suçuna ilişkin hükümleri, Suç Teorisinin verilerine ve genel olarak suç tanımına ilişkin kanun tekniğine uygun değildir. Ayrıca, “karapara”nın ancak sayılı bir takım suçların işlenmesi suretiyle elde edilen ekonomik değerlere inhisar ettirilmesi, kazüistik düzenlemelere özgü sakıncaları taşımaktadır. Tasarı metninde yer verilen yeni suç tanımı ile, hâlen yürürlükte bulunan Kanundaki “karapara aklama” suçuna ilişkin aksaklıkların düzeltilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması suçunun dışında Tasarı metninde yer verilen başka hükümler de, “Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair” Kanunla güdülen amaçları gerçekleştirmeye elverişli bir şekilde düzenlenmiştir. Kazanç müsaderesine ilişkin madde hükümleri, bu konuda örnek olarak gösterilebilir.

XXI. 765 sayılı Tük Ceza Kanununda olduğu gibi, Hükûmet Tasarısının İkinci Kitap, İkinci Kısım, Dördüncü Bölüm başlığı “Kamu düzenine Karşı Suçlar” olarak belirlenmiştir. Komisyonumuzda yapılan çalışmalar sonucunda Bölüm başlığı “Kamu Barışına Karşı Suçlar” olarak değiştirilmiştir. Bu Bölümde tanımlanan suçların büyük bir çoğunluğu somut tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. Bu itibarla, ilgili suç tanımlarında belirtilen fiillerin işlenmesi, cezalandırılabilirlik için yalnız başına yeterli değildir. Bunun için, gerçekleştirilen fiilin ayrıca somut bir tehlikenin oluşumuna neden olması gerekir. Somut tehlike suçları bağlamında dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, ortaya çıkan tehlikenin gerçekleştirilen fiilin eseri olmasıdır. Başka bir deyişle, oluşan somut tehlike ile gerçekleşen fiil arasında nedensellik bağının bulunması gerekir.
Söz konusu suçların somut tehlike suçu olarak tanımlanması, düşünceyi açıklama özgürlüğünün güvencelerinden birini oluşturmaktadır.
Bu Bölümde suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu yeniden tanımlanmıştır. Cezalandırılabilirlik için, oluşturulan örgütün işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından elverişli bir yapıya sahip olması gerekir. Her ne kadar ilgili madde metninde örgütün varlığı için asgari üye sayısı belirlenmiş ise de; söz konusu suçun oluşabilmesi için, örgütün gerek hiyerarşik yapısı, gerek sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması gerekir.
Örgüt kavramına ilişkin olarak bu Bölümde yer alan hükümler, bütün suçlar açısından geçerlidir. Bu bakımdan, söz konusu hükümler, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” ile “Anayasal Düzen ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” bağlamında tanımlanan “Silâhlı örgüt” suçu açısından da geçerlidir. Ancak, ilgili düzenlemelerde “Silâhlı örgüt” suçu açısından ek unsurlara yer verilmiştir.
Bu kapsamda yapılan düzenlemelerle, “Silâhlı örgüt” suçu ile “Suç için anlaşma” suçu arasındaki ayırıcı ölçütler açık bir şekilde belirlenmiştir.
Ayrıca işaret edilmelidir ki, Devletimizin güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla oluşturulmuş örgütlerin yabancı devlet yetkilileri tarafından doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmesi, Türkiye’ye karşı hasmane hareket olarak ceza yaptırımı altına alınmıştır.

XXII. Hükûmet Tasarısının İkinci Kitap, Üçüncü Kısım, “Adliyeye Karşı Suçlar” başlıklı Yedinci Bölüm altında düzenlenen suç tanımlarında önemli değişiklikler yapılmıştır.
Günlük hayatta, bir suçla ilgili olarak başlatılan soruşturma ve kovuşturma sürecinde, adil yargılamayı etkilemeye yönelik beyanlarda bulunulması şeklinde olaylara tanık olunmaktadır. Komisyonumuzda kabul edilerek Tasarı metnine konan hükümlerle, özellikle dış kaynaklı bu etkileme girişimlerinin önüne geçilmek amaçlanmıştır.
Keza, bir suçla ilgili olarak başlatılan soruşturma işlemleri ile bağlantılı olarak basın ve yayın organlarında çıkan haberlerde, suç şüphesi altında olan veya olmayan kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülere yer verilmektedir. Kişiler açısından telafisi imkanı olmayan olumsuz sonuçlar ortaya çıkaran bu fiiller, Komisyonumuzda kabul edilen düzenlemelerle suç olarak tanımlanmıştır.
Aynı şekilde, soruşturma evresindeki işlemlerin gizliliği kural olmakla birlikte, belli olaylarla ilgili olarak başlatılan soruşturmalar kapsamında, dosya içeriğini oluşturan ve gizli tutulması gereken bilgi veya belgeler, basın ve yayın organlarında tefrika şeklinde yayınlanabilmektedir. Soruşturmanın sağlıklı yürütülebilmesi için, gizlilik kuralını ihlâl eden davranışlar, suç olarak tanımlanmıştır.
Belli bir suçtan dolayı hakkında tutuklama veya hükümlülük kararı verilmiş olan kişilerin, yakalanmadan serbestçe dolaştığına tanık olunabilmektedir. Tasarı metnine, kişilerdeki hukuk güvenliğini sarsıcı bir etki doğuran bu davranışların önüne geçmeye yönelik hükümler konulmuştur.
Hukuk toplumunun bireylerinin doğruyu söylemesi esastır. Bu nedenle, söylenen sözün doğruluğuna güvenmek gerekir. Ancak, toplumumuzda belli ilişkiler bağlamında yalan söylemek ve yalan tanıklık yapmak yönündeki davranışlara bir ölçüde müsamaha ile bakılabilmektedir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yalan tanıklık suçuyla ilgili olarak öngördüğü yaptırımların yetersizliği de, bu müsamahayı pekiştirici bir etki doğurmuştur. Bu durum, toplumsal ilişkilerde söylenen sözler bakımından kişilerin birbirlerine güvensizlik duymalarına neden olmaktadır. Bu olumsuz durumun önüne geçebilmek ve tanıklık müessesesine etkinlik kazandırabilmek amacıyla, Hükûmet Tasarısının yalan tanıklık suçu ile ilgili hükümlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır.
Hızlı işleyen ve adil bir kararla sonuçlanan bir ceza muhakemesi süreci için, suç delillerinin korunması ve bozulmadan elde edilmesi büyük bir önem taşımaktadır. Bu düşüncelerle, Komisyonumuzca Tasarı metninde yapılan değişikliklerle, suç delillerinin yok edilmesi, gizlenmesi ve değiştirilmesi, suçluyu kayırma ve suçu bildirmeme suçları yeniden düzenlenmiştir.

XXIII. Komisyon çalışmaları sonucunda Tasarıda kabul edilen metin, İktidar Partisi ile Anamuhalefet Partisinin uzlaşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, Tasarı metninde yer alan bazı hükümler, içerikleri bakımından hukuî veya siyasî düşüncelerle eleştiri odağı olabilecek bir nitelik taşımaktadırlar.

XXIV. Komisyonumuz tarafından kabul edilen metinde Hükûmet Tasarısının içeriğinden büyük ölçüde ayrılınmıştır. Bu bakımdan, kabul edilen metinle Hükûmet Tasarısının madde hükümlerini karşılaştırabilmek için aşağıdaki fihrist hazırlanmıştır:


İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.


  • POPULER KONULAR

Dön Türk Ceza Kanunu Şerhi